| |
Bir yeryüzü cenneti: Datça
Evet,
bekledik bekledik tatili tüm yıl boyunca ve geçip gidiverdi yaylı
hokkabazın kutudan fırlaması hızıyla. “Neden, niçin?..” derken
dönüverdik İstanbul’a. 1000 km git, 1000 km gel. Biz de az deli değiliz
yani. Düşünüyorum da bu tatiller bu kadar kısa olmasa bunca değerli olur
muydu? Hiç sanmıyorum. Ne kadar az, o kadar kıymetli... Aylardır
hazırlığını yaptığımız tatilimizi planladığımız gibi Datça’da yaptık.
Çok doğru bir seçim yaptığımızı söyleyebilirim.
Datça
yeryüzünde cennetin bir suretini görmek isteyecek herkese tavsiye
edebileceğim bir yer. Sınırsız koy ve sahil seçenekleriyle, her gün
“bugün en güzelini bulduk, burası şahane” dediğiniz koydan ertesi gün
çok daha güzeli olabileceğini görerek şaşırıyorsunuz. Çam ormanları
denizle aşk yaşıyor. O kadar yakınlar ki birbirlerine; kavuşmak isteyen
ama kavuşamayan iki sevgili gibi. Dallar denizin üzerine sarkıyor.
Taşlar denizin altında şıkır şıkır parlıyor. Böyle temiz ve güzel bir
deniz görmedim. Türkiye’nin oksijen bolluğu olarak birinci sırada olan
bu beldesi egzoz dumanı solumaya alışkın olan biz şehirlilerde ilk
birkaç gün sersemlik yaptı. Uyur gezer gibiydik. Arkasından daha beter
bir etki yaparak iştah açtı.
Sıcak olmasına sıcak ama nem oranı sıfır olduğu için terlemiyor, yapış
yapış olmuyorsunuz.
Daha evvelki
yazılarımda da söylediğim gibi müzik sesinden günün sonunda
kulaklarınızın uğuldadığı, etrafta herkesin gece kulübüne gider kıvamda
şıkır şıkır giyindiği bir beach de olmayı hiç istemiyorduk. Keza ben
bavuluma sadece ve sadece üç şort, iki atlet, üç tişört, bir flip-flap,
bir de sandalet koydum. Genç kızken çıktığım tatilleri de hatırlamadan
edemedim, iki iri kıyım adam zor taşır kıvamdaydı bavullarımı. Neyse,
büyüdük akıllandık, sadelik rahatlıktır öğrendik.
Datça’nın
limanını yamaçtan gören, kartpostal gibi bir manzaraya sahip, denize de
küçücük yemyeşil bir patikadan yürüyüşle on dakikada gidilen bir butik
otelde kaldık. Alman Karina’nın kusursuz servisi, otelin temizliği,
otantik ve etnik dekorasyonu çok hoşumuza gitti.
En büyük
isteğimiz olan sessizlik ve huzura kavuşmuştuk. Dediğimi yaptım, gider
gitmez telefonumu kapattım, bilgisayarımı zaten götürmemiştim. Bir
haftada beş kitap bitirdim, yanımda getirdiklerim yetmedi, fellik fellik
kitapçı aradım oralarda.
Eren’in
mutluluğunu anlatmama gerek var mı, yada nasıl anlatırım bilemiyorum.
Hayatta en sevdiği şeyler bir aradayken bir çocuk nasıl hisseder? Anne,
baba ve deniz.
Yetmez mi, daha ne olsun?
Bir haftalık tatilde neler kattık
kendimize?
* Sigarayı
kesin olarak bıraktım.
* Eren havuza
atlamayı öğrendi.
* Eren şnorkel
ile dalmayı öğrendi.
* Eren
kendince İngilizce konuşmayı öğrendi :)))
* Eren parmak
emmeden uykuya dalmayı öğrendi.
* Fransız bir
çift ile dost olduk. Hayatımda gördüğüm en sempatik ve en içten
Fransızlardı.
* Datça
koylarındaki taşları eksilttik biraz, beş kilo kadar taş topladık.
(Taşlarla ne mi yapacağız; saksılarımın toprağının üzerine, cam
kaselerin içine, banyoma koymak için, doğayı evde her yerde hissetmek
için.)
* Yıllar evvel
rüyamda görüp, “Mesudiye” diye uyandığım Mesudiye’yi en nihayet
görebildim ve bu rüyayı Tanrı’nın bana neden gösterdiğini anladım. Hayat
küçük gizli işaretlerle dolu.
Zor oluyor
tabi böyle güzel bir yerden ayrılıp, hastalıklı bir aşk ile bağlı
olduğum İstanbul’un o hem sevdiğim hem kaçmak istediğim kaotik ruh
haline geri dönmek. Bu doping, bu rahatlamış ruh hali ne kadar sürer
bilemiyorum ama elimden geldiğince devam ettirmeye çalışacağım.
Tavsiyeler:
- Datça’ya yolunuz düşerse çarşının içerisindeki “Zekeriya Sofrası”nı
ziyaret edip midenizi mutlu edin. İnegöllü kadınların açtığı ve sadece
kadınların çalıştığı bu şirin lokantada hiç yoksa yirmi çeşit ev yemeği
var. Tabi ki İnegöl köftesi yemeden çıkmayın.
- Datça hatırası ve hediyelik bakıyorsanız taşlara ve midye kabuklarına
da resim yapan, guarj, suluboya ve yağlı boya olarak Datça’nın bölge
bölge manzara resimlerini yapan “Ressamcı”ya uğramadan geçmeyin. Dinemis,
harika badem ağacı resimleri yapıyor.
Benden bir tüyo!
- Yöresel Datça mutfağını tatmak isterseniz yolunuz Eski Datça’dan ve
“Datça Sofrası”ndan geçsin. Zeytinyağlı kırmızı biber, badem köftesi,
kabak çorbasının tadı damağımda kaldı. Mekanın sahibi eski gazeteci
Murat Bey’in sohbeti de yemekleri kadar keyifli.
- Ve deniz olarak güzeller güzeli “Akvaryum koyu” diyeceğim. Balıklar
ufak dokunuşlarla vücudunuzu öpüyorlar arada sırada. Akvaryum koyuna
araba ile gidilmiyor. Tekne turuna katılacaksınız, mutlaka uğruyorlar
Akvaryum koyuna. Tadı damağınızda kalsın istemiyorsanız tekneyi münferit
olarak da kiralayabiliyorsunuz.
Saplantı halinde hep aynı yere giden insanlardan değilim ama seneye
sanırım kara kara düşünmeyeceğim tatile nereye gideceğim diye. Yine
Datça’yı seçeceğim.
Günün sözü: “Bir mum diğer bir mumu
tutuşturmakla ışığından bir şey kaybetmez.”
Mevlana
Sevgilerimle...
Nisa Aslı Çak / 12.08.2005
|
|
|